Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

15 Ocak 2010 Cuma

HAVA AYAZ MI AYAZ...ELLERIM CEPLERIMDE...


“Hava ayaz mi ayaz, ellerim ceplerimde...
Bir turku tutturmusum,
Duyuyorsun degil mi?”

Encok bu sarkiyi soyluyorum icimden keskin sogugunda kis mevsiminin... Basimda koca ponponlu berem, kulaklarimda kayakcilarin kulakliklari, eldivenlere hapsedilmeyi sevmeyen ellerim catlak icinde, mansonumun arasinda isinmaya calisiyorlar...

Daha kapidan cikar cikmaz, gozlerimin ici incecik bir buz tabakasi ile kaplaniyor... Aslinda evin ici de disaridan cok farkli degil... Kaloriferler hava kirliligi nedeniyle kisitlama yapildigi icin cok az yaniyor ve ormanin hemen kiyisindaki evimi isitmaya yetmiyor. Gozum gibi baktigim ask merdiveninin yapraklari buz tutuyor ve sevgili bir insanin bana “yeni kiralik ev hediyesi” olarak aldigi guzelim bitki, “sana ne oldu boyle?” diye dokununca, avucumun icinde tuz buz olup, yemyesilken, oylece ayakta, sararip solmadan, yerlere yikilmadan gururlu bir sekilde ölüp gidiyor...

Yatarken de kardan adamlar gibiyim... Yatak coraplarim, yatak berem bile var... Geceden giysilerimi hazirlayip kaloriferin ustune koyuyorum, sonra onlari yatagin icine cekip orada giyiniyorum....Isvec’ten aldigim kar botlarinin icine giydigim yun coraplar bile yetmiyor parmak uclarimi isitmaya...
.
Asistanim universitede... Parayla iliskim simdiki gibi... Varsa gozunun yasina bakmadan harciyorum, cok zenginim, yoksa fakirim hem de ne bicim ama gonlum zengin, hic dert etmiyorum...
.
Persembe gunlerini ayri seviyorum... Kizilayda dolmustan inip, simit aliyorum, sonra kosedeki gazeteciye cebimde onceden hazirladigim parayi uzatip, bir Cumhuriyet ve bir Girgir diyorum... Cumhuriyet her zaman var, az kisi okuyor, Girgir ya gelmemis, ya kalmamis oluyor... Birsure sonra, hayatta bakkal, kasap, manav disinda hicbir yerden faydasini gormedigim “sadakat duygum” gazetecinin nezdinde deger buluyor ve “ben sana ayiririm, aksam ustu ugra da al Girgir’i” diyor...
.
Girgir’i alinca hemen kivirip cantama koyuyorum... Gozum kayar, kapagini gorurum, dayanamam okuyuveririm diye korkuyorum...
Evde de hemen gozumden uzak bir koseye kaldiriyorum... .
Cuma gecelerini daha da cok seviyorum... Koskoca iki gunluk hafta sonu daha gelmemis ama varligini bilmek yetiyor ve benim gibi “ilahi tembelligin” doktorasini yapmak isteyen biri icin, tatil oldugu icin calisilmayan gunler hep beklenmeden alinmis bir odul gibi...
.
Cumartesi gunu ne zaman uyanirsam, o zaman uyaniyorum... Biyolojik saatim beni cok uzun sure yatakta tutmuyor... Aslinda kapimiza ekmek ve gazete geliyor her sabah, neredeyse 24 saat acik duran bakkal ne istenirse hemen yolluyor ama ben kalkiyorum, cayin suyunu koyuyorum, kardan adamlar gibi giyinip, sarinip kendim gidiyorum alacagimi almaya... Bakkalin ciragi, minicik, kavruk, sari benizli, yamuk kafali bir cocuk... Ismini hic birzaman ogrenmiyorum ama “tanisigiz”... “Ben getirirdim abla, niye aramadin?“ diyor... Bu soruda, “ask olsun, bahsisimden ediyorsun beni” sitemi var birazcik... Cunku bu kadar kar buz varken etrafta, kimsenin cani evden cikmak istemiyor, bu kucucuk cocuk, soluk mavi renkteki beresiyle oradan oraya kosuyor, baska evlerin sicagina bakiyor, sucuk kokulari duyuyor, belki bahsis aliyor, belki almiyor, sonra tekrar meyve kasasindan yapilma sandalyesinin ustune donuyor.
.
.“Sen bana simdi yardim et” diyorum... “Hadi bakalim, Cumhuriyet, Radikal, Hurriyet ver, cok taze bir ekmek secelim ama bak en tazesi olsun”... “Hepsi ayni anda geldi” diyor yuzume bakip... Olsun biz en tazesini bulalim, sen bana kese kagidi uzat ” diyorum...
.
Ekmek mis gibi kokuyor... Birazcik kasar peyniri, birazcik Erzincan tulumu aliyorum... Bakkal Van’li... Ask olsun size diyorum, hem Van’lisiniz hem soyle mis gibi bir otlu peynir getirip satmiyorsunuz... “Kimse bilmez ki, burda otlu peyniri kim alacak” diyor... Ben biliyorum... Cocuklugumun Ankara’sini, anneannemin evinde yapilan otlu peynirli, kavutlu kahvaltilarin kokusunu getiriyor Van peyniri bana bir yerlerden bulursam...
.
Kimse Van peynirini bilmiyor ama Rokfor’u hepimiz biliyoruz o yillarda, heryerde bulunuyor, cunku Cumhurbaskanimiz karisinin elini tutup, bize sinif atlatiyor ve hayatimiza bu vesileyle “kuflenmis peynir” girmis oluyor...
.
Sonra biraz siyah zeytin aliyorum, yumurta, azicik ta pastirma... Hafta ici kahvalti yapma aliskanligim hic yok, sadece bir sutlu kahve icip ise gidiyorum, orada saat 11 de bir simit, bazen tost bazen bir pogaca filan yiyorum. Onun icin her hafta sonu azar azar, o an canim ne cekerse aliyorum... Bakkal, kasar peynirlerini dilimleyerek koyuyor kagida... Pastirma “kus gonu olsun” diyorum. Zeytin tuzlu mu diye bir tane yiyip kontrol ediyorum...
.
Eve donuyorum... Kahvaltimi keyifle, gazetelerimi okuyarak yapiyorum... (Okumayi ogrendigim o buyulu gunden beri, birsey yerken mutlaka okuma istegim hic azalmiyor ama yasim ilerledikce hep bu yuzden daha cok protesto edildigim icin, huyumu kontrol etmek ve biraz degismek zorunda kaliyorum...)
.
Sonra isin en keyifli yani basliyor... Salonun gunes alan kosesine salincakli koltugu tasiyip, yeniden demledigim cayimi elime aliyorum ve Girgir keyfi yapiyorum... Cayi simdilerin aksine yesil benekli dev bir kupada, cok sekerli iciyorum...
.
Nasil seviyorum o saatleri... Butun haftanin yorgunlugu gecip gidiyor...
.
Bu hafta Italyadaki Turkler Grubuna bir mesaj geliyor. Ezgi, bu senenin “Uykusuz” ve “Penguen” dergilerini ilgilenenlere verebilecegini yaziyor... Benim kadar hizli cevap yazan 4 aday ve bagis sahibi Ezgi, Fatih’in atolyesinde bulusmaya karar veriyoruz... Bu arada benim “ben okunmus eski gazetelere de talibim” cagrim, sevgili Can’dan hemen yanit buluyor ve bir tomar yepyeni gazete, yanlarinda ay cekirdegi ve pismaniye bonusuyla beraber iki gun sonra elime ulasiyor.
.
Bu vesileyle herbiri cok iyi egitimler almis, akilli, basarili, gencecik Turklerle tanisma firsati buluyor, Fatih’e Turkiye’deki sergisi icin “iyi sanslar” diliyorum, onun donusunde dergilerin degis tokusu icin bizim evde bir kuru fasulye-pilav-sakizi muhallebi yemegi yapmayi oneriyorumve ayriliyoruz...
.
Bisiklet turuyla ulkeleri fotograflayan Baki Berk’te, temmuz ayinda bisikletiyle Italya’ya gelirken benim icin birkac gazete getirecegini yaziyor... Bu cevap beni, icimi de sizlatarak mutlu ediyor. Dusunun, bir bisiklet yolculugunda ne cok seye gereksinimiz olur, yeriniz ne kadar dardir ama yine de, hic tanimadiginiz biri icin 2-3 gazetelik yer bulup bulusturursunuz cantanizda...
.
Dergileri, gazeteleri kitapliga koyuyorum... Buldugu her kagidi cam silmek icin kullanma egilimindeki Doina’ya koskocaman bir “NON TOCCARE” yani dokunma mesaji yazmayi ihmal etmiyorum...
.
Pazar sabahinin cakma Turk kahvaltisini dusluyorum simdiden... Aslinda sansliyiz...Yufkamiz var borek yaparim, Federico’ya sucuk getirmis Nurcan, ona guzel bir sucuklu-kasarli tost... Van peynirimiz, Erzincan tulumumuz, pastirmamiz yok ama olsun... Antonio Rokfor sevmez, kahvaltida peynir yemegi bilmez ama borege-caya bayilir, “anneninkiler daha guzel oluyor” der hep, haklidir... Gemlik zeytini yok ama Gaeta zeytini var, hic yoktan iyidir...
.
Caylar, Antonio’nun yemekten sonra likor icmek icin kullandigi Ajda bardakta sekersiz, gazete okumak hem de nasil serbest...
.
Bugun iste butun bunlari bana hatirlatan bir persembe...

.
Hava ayaz mi ayaz ustelik... Ellerim ceplerimde...
.
Bir turku tutturmusum,
.
duyuyorsun degil mi...?
.
14 Ocak 2010’Roma

21 yorum:

selinka dedi ki...

sevgili mehtap tabiki duyuyorum o türküyü bende gurbette yaşıyorum.bazen hemde avaz avaz duyup,söyleyip oda yetmedi aglıyorum.aslında görünürde birşey yok ama iclerde derinlerde o gurbet sızısı var malesef,peynirleri özlemek,zeytin hasreti cekmek.bunları gurbetde yaşamayan asla anlayamaz.bazen yolları,vatanınmın garip insanlarına bile bakmayı özlüyorsun.sıcak,soguk mevsimleri yaşamak bile insanın normalde hayal edemiyecegi şeyler.senin encok mevsimlerden roma yazısının başlıgını ilk okudugumda gözlerimden yaşlar gelmişti,istem dışı.duygular bu kadar güzelmi yazıya dökülürdü,ben yaşadıgım mevsimleri anlayamamıştım bile ama sen yazıya dökmüştün bizim yerimize.birde sen daha mı cok zayıfladın sanki kilo vermişin gibi görünüyor resimlerde,cok şık sın ayrıca.güzellikler aksın,huzur ve mutluluk seninle olsun.

Adsız dedi ki...

Niye hemen ağladım ki, keşke yarın burada olsanız ve size kahvaltı hazırlasam. Haftasonu iznim özellikle kahvaltım daha bir keyifli olacak.

Delfina ; dedi ki...

gurbet kokulu ama miss gibi samimiyet dolu bu yazı ile günün soğuk havası huzura dönüştü...Olumsuzluklar arasında bile yığınla umut edinecek şeyleri bulduğun için seni çok takdir ediyorum Mehtapcım...

sevgiler,

Kuzu dedi ki...

Yorumu yazdım ama adımı yazmayı unuttum, zaten gözyaşlarından klavyedeki harfleri zor görüyorum. Semra

Çiğdem Atabey dedi ki...

Mehtapcım, yine yüreklere dokunan, burun sızlatan, anıları canlandıran bir yazı.. Mehtap yazısı, belli... Gönlüne sağlık..öperim seni..

fatmakökdilgökçe dedi ki...

koskocamam bir gunaydın...
türkünüzü duyuyorum,baskaları da duyuyor,, hissediyorum...
yazınızı okurken iliklerime kadar hüzünlendim yagmurlu bir Ankara sabahında..benzer anılar üşüstü zihnime...ne kadar kıymetliydi herşey,,,şimdinin,bir türlü uyum saglayamadıgım KULLAN-AT zihniyetine karşılık...
ellerinize,yüreginize saglık...
huzurunuz bol ve daim olsun...sevgiler..

Ekmekcikız dedi ki...

Mehtapcığım,
O kadar soğuk demek Roma da!
Bütün Avrupa donuyor kaç zamandır buradaki ılıman kışın aksine ya, sizi daha az etkiledi sanıyordum.
Soğuk kışın aklına düşürdüğü anılar ısıtmış olsun seni.
:)

kediebru dedi ki...

her seferinde ayri bir keyifle okuyorum yazdiklarinizi, sanirim buraya ilk yorum birakisim. o yuzden kendimi almanyaya kisa donemligine gelmis bir turk olarak tanitayim. o yuzden bu yazinizi okurken icim sizladi, ozledim sanirim ve dondugumde peynirin, kasarin, pastirmanin, gazetenin tadi cok daha farkli cok daha degerli gelecek :))
almanyadan sevgiler.

Ayşegül dedi ki...

Okumaktan keyif aldım. Harika yazmışsınız. beni de o günlere götürdünüz belki o günleri çok yaşamadım ama, benim de kendime göre eski günlerim var :) ve beni de o günlere götürdünüz.
iyi ki varsınız. Severek takip ediyorum yazılarınızı..
sevgiler.

Malla dedi ki...

Mehtap hanım, B.Berk gelirse ve de getiririm dediyse getirir valla.Bende burda öğrendim ama laf olsun diye söylemediğini anlamışsınız siz zaten. Çok duygulandım ben... Annesi...

Sibel dedi ki...

Ne keyifli bir yazı olmuş.. Koşarak gelsin haftasonu dedim okurken, koşarak evime gideyim ve hemen gelsin Pazar sabahı! Üstelik bu kez kahvaltıya davetliyiz biz annemize..

kara kitap dedi ki...

okurken ankara'daki o evde bende sizinle birlikte kahvaltı masasına oturdum sanki.çok güzel anlatmışsınız.insanın böyle ufak keyifleri olmalı.yoksa hayat çekilmiyor.

kpsseza dedi ki...

Merhaba Mehtap Hanım,
Sizi o kadar iyi anlıyorum ki..Anlattıklarınız çok tanıdık. Ankara'da gecen yıllar..Sabahları mis gibi ankara simidi..İstediğim zaman bulabileceğim onlarca çeşit peynir, zeytin, sucuk..Şimdi Libya'da yaşıyorum. Kahvaltı kültürü kruvasan recel ve simsiyah acı çaydan ibaret olan bir ülke..Kendi peynirimi getirmezsem bir sene boyunca beyaz peynir yiyemeyeceğim yani.İlk geldiğimde sabah saatlerinde uçağa denk gelmiştim ve kızarmış köfteli omlet, kruvasan, baklava, marmelat ve çaydan oluşan kahvaltıyı görünce epey şaşırmıştım. Yemek kültürlerini derinlemesine tanıma fırsatım doğduğunda ise şaşkınlığım arttı,neden çoğunluğun XXL giydiğini :) ve bir kez daha bizim mutfağımızın ne kadar zengin olduğunu, midemiz dolsun diye yemediğimizi, yaparken de keyif aldığımız için alengirli yemeklerimizin olduğunu, Türkiye'den getirdiğimiz şeylerin lezzetinin burda farklılaştığını, dolayısıyla yemeğin bahane, sohbetin muhabbetin şahane olduğunu çok çok iyi anladım.
sevgilerimle..

Ferat dedi ki...

Sevgili Mehtap

Paylasimin gercekten kalbimizi isitti lakin buralarda hic olmadigi kadar soruk. -1 C'yi bulursak sevinir olduk bu siralar. Kar desen yerden kalkmiyor. Ama dedigin gibi guzel bir Cumartesi kahvaltisindan sonra cocuklarla yakinimizdaki parka gidip sisirilmis araba lastikleri ile kaymak parmaklarimiz ve burnumuzun donmasina ragmen icimizi isitiyor.
Ayrica yazin Ankara'da kaldigim evin halini hatirlatti bana. Kizilayda sinemaya yakin bir binanin en ust katiydi ama ne isitmasi vardi nede dogru duzgun mutfagi. O kis nasil yorgan dosek hasta olmadim hala saskinim cunki bir arkadasim hastalanip uc gun yatagindan cikamamisti. Kucuk elektrikli isitici uzerinde ona annemin yapar yer iciniz isinirsiniz diye verdigi tarhana corbasini yapip ona uc gun yedirmistik. Bunlari hatirlattikca gozlerime duman kacmis gibi hissettim yazini okurken. Fakat, bakkalin ciragindan bahsettiginde yaslar bosaldi cunki ben o tarihlerden sadece bir kac yil once Istanbul'da bir bakkalda ciraktim... Bosuna demiyorlar hayat bir gezi..Nereye ne zaman gidecegin belli olmuyor. Inan o bakkal ciragi bile birgun baska bir ulkede o ulkenin genclerini yetistirmekle ugrasan bir ogretim gorevlisi olacagini.. Bu hayatta hersey mumkun.. Kotuden iyiye, iyiden kotuye.. Dedim ya yazin cok seyleri hatirlatti ve kalbimi isitti. Kalp yakinligin icin cok tesekkurler..Sayende bu gurup herhangi bir diyet sayfasindan cok hayati da icine alan guzel bir paylasim noktasi oldu. Eline, diline, aklina, ve kalbine fazladan saglik..:)Baki Selam..

gamze ilerchi dedi ki...

sevgili mehtap,yazın sıcacık..Burada,Türkiye'de yaşarken ve o kadar sıradan saydığımız ama senin ve diğer gurbetteki arkadaşlarmızın içini sızlatan yiyeceklerin,gazetelerin,hele senin annenin babanın yanındayken sanki haksızlık yapıyormuşum gibi geldi.sahip olduklarıma şükretme şansı verdiğin için teşekkür ederim.

meltem dedi ki...

Yazınız bana 17 yıl önceki Roma günlerimi hatırlattı. O dönem bir tek Türk restoranı yoktu ve benim gözlerimin önünden döner geçiyordu. Fena halde hamileydim ve ev yapımı döneri, gözlerimi kapatıp, Ankara-Sakarya Caddesinde olduğumu hayal ederek yemek durumundaydım. Eğer size ulaştırabilme şansım varsa, simit v.b. hemen yollayabilirim.
Eğer kilo problemiyle ilgili sorulan sorulardan bunalmadıysanız
bir soruda ben sormak isterim. Ben Hipotiroıd-Haşimato hastasıyım. Önerdiğiniz diyet programını uygulayabilir miyim? Yoksa metabolizmamın hızlanması için ayrı bir program mı uygulamalıyım.
Roma'ya sevgiler...

kütahya dedi ki...

SİZİNKİNİN YANINDA BİZİMKİ GURBET SAYILMAZ AMA YİNE DE AİLESİNDEN UZAK OLMAK İNSANIN İÇİNİ BURUYOR.SAĞLIK OLSUN.HERKES BULUNDUĞU YERDE MUTLU OLSUN.

BEN SON VERDİĞİNİZ 1500 KALORİLİK ÖĞÜNLERDEKİ MİKTARLARI YENİ BAŞLAYANLARDA KULLANABİLİR Mİ?DİYE SORACAKTIM.

SADECE 2.HAFTADA YENECEKLERİ TABİ.


SAĞLICAKLA KALIN.

ilahi tatlar dedi ki...

o ev gerçekten çok soğuk oluyordu
camlar buz tutuyordu
ama keyifliydi
hakkaten keyifliydi
içi kürklü montlarımız vardı - üçümüzünkide aynı model:))
yazı
beni o günlere götürdü ve gülümsetti
mehtap cım
ankara artık ılıman
üç gündür aralıksız yağmur yağıyor
sevgiler gönderiyorum

Kara Kalem dedi ki...

Bu şarkı, bu sözler, yazılmış kelimeler, sen gibi koklanmış kuru çiçek tohumları, uzaklardaki varlığın, fotoğrafların, o benim gözler, güzel gözlerin, özlediğim, dokunmaya kıyamadığım bir hayat, sen kadın, sen ne kadar fazla bensin şimdi.

Lighter-N dedi ki...

O kadar gerçek anlatmışsınız ki duygularınızı....Burda olmama rağmen gurbette gibi hissettim kendimi.... Oysa ben her pazar kapımızın önünden geçerken bağıran simitçiye aylardır seslenip de bi simit almadım! 18 aylık kızım "simeeaattt" sesini duyup dikkat kesiliyor, kim bağırıyor böyle neden bağırıyor der gibi bakoyor sevimli yüzüyle bana...Birlikte balkona çıkalım, göstereyim bak bu abi bağırıyor, gel simit alalım abiden yukarı getirir çağırırsak demeliyim....demek istiyorum...neden demedim?....

Selin BW dedi ki...

Mehtap hanim neredeyse aglayacaktim yazinizi okurken. Cok güzel, cok samimi bir yazi olmus.. Ben de iki sene önce, bir almanla evlendigim icin, Almanya'ya yerlestim.. Ist'da uluslararasi bir sirkette calisiyordum, isime aynen devam ediyorum. Bu anlamda hicbir sey degismedi hayatimda ama, hala sosyal bir varlik olarak üretime sonuna kadar katiliyorum, vergimi ödüyorum... :-)
Ama su "gurbet" denen kavram hakikaten gercek herhalde.. Buraya yerlestigimden beri cok sulugözlü oldum, TR'den duydugum azicik icli haberlere, hikayelere bile hemen aglayiveriyorum, canim ikide bir TR dizileri izlemek istiyor, birkac gün TR haberlerini kacirsam, herseyin gerisinde kalmisim gibi geliyor, panige kapiliyorum, TR'deki siyasi gündemi TR'deyken takip ettigimden cok daha siki bir sekilde takip ediyorum burada.. Cok fena bir durum yani.. Sik sik yaptigim birsey de, gecmisi, cocuklugumu, orada oldugumda kendimi mutlu hissettigim yerleri, anlari tekrar tekrar hayal etmek, düsünmek, kafamda canlandirmak hatta.. Meditasyon tadinda "hatirlama" seanslari.. (Bu arada sonradan farkettim ki, ilk yilim sürekli yiyerek gecmis, birden 10 kilo alivermisim buraya yerlestikten sonra! Zaten blogunuzu oyle kesfettim...)
Neyse konudan konuya atladim, bütün bunlari neden yazdigimi merak edeceksiniz. Aslinda sözün özü sunu söylemek istiyordum; siz de sik sik "hatirliyor" gibisiniz... Sik sik gecmisi hatirlama-öyküleme ile yurtdisinda yasamak arasinda bir korelasyon oldugunu düsünmeye basladim.. Nedense bu konuda bir farkindalik olusturmusum son zamanlarda, dikkarimi cekiyor.. Ama belki sadece "büyüdükce", "zaman gectikce" artan birsey bu hatirlama isi, bilmiyorum.. Istanbul'dayken bir arkadasim "yasamak hatirlamaktir" derdi. Aklima geliyor, gülümsüyorum.. Kucak dolusu sevgiler...