Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

20 Ağustos 2010 Cuma

ISTANBUL SEVDALISI BIR URFALI... MEHMET SARAC...



Bazi insanlari anlatamazsiniz oyle kolayca... Genc bir omre, bir kac omur sigdirarak yasamayi basarabilenleri, ustelik te bunu cok siradan bir seymiscesine yapanlari hic anlatamazsiniz...

Onlar da kendilerini anlat-a-mazlar... Gecistirirler oyle 4 satirla yillari kendi yazdiklari ozgecmislerinde...

ilk, orta ve liseyi Urfa’da bitirdi.
İstanbul ve Ankara’da hukuk okudu. Ikisi de yarim kaldi!
Uzun yillar gazetecilik ve medya danismanligi yapti, simdilerde ise tv’yi ogrenmeye calisiyor.
Boyu kadar kizi, “Canlarina Degsin” adli bir kitabi, yemek ve tarih meraki var!
Firsat buldukca da fotograf cekiyor...


diyor iste Mehmet de, kendini anlatirken... “Bu kadar mi diyorum ?” ilk okudugumda, “cok yazmisim galiba” diyor cevap olarak...

Onu tanidim sandikca, aciliyor onumde sayfalar, hepsi bir oncekinden farkli, bir oncekinden renkli...

Bildikce daha cok merak ettigim, tanidikca ne kadar az biliyorum dedigim bir kisi o...

Sade, yalin, gercek anlayana...
Durustlugu can yakacak kadar ciddi...
Eglenceli, cok ironik, cok inatci, nuh deyip peygamber demeyenlerden, gecmisine bagli, gelecege acik, tanidigim en iyi babalardan biri, cok keyifli bir erkek, cok iyi bir dost, ayni zamanda...

Hani “babalar boyle olur” diye kendini savundugu o gobegi olmasa, inanilmaz mutfak kulturuyle, yemek pisirme tutkusuyla, “mutfaktaki yakisiklilardan biri”, bir yemek arastirmacisi, bir kultur takipcisi ve artik bir bulut sevdalisi ayni zamanda...
Simdilerde Istanbul'un arkasinda, tarihin ve yemeklerin ara sokaklarinda...

“kizlar” diye seslendigi kadin okurlari cogunlukta olan iki cok ozel blogun, gecen yil cikan en iyi kitaplardan biri olan Canlarina Degsin adli ani-arastirma kitabinin da yazari...

Sevdigim, onemsedigim, ciddiye aldigim bir erkek...

Arkadasim Mehmet Sarac... Bugun konugum... Kendi oykusuyle... Iki bolum halinde yayinlayacagim ve arkasi gelsin diye bekleyecegiz...

Sevgili Mehmet, ne iyi ettin de geldin... Soylememe gerek var mi, Istanbul'da arkadassiz kalirsan birgun yine, o zaman Roma'ya gel, soz yemekleri sen pisireceksin... ;-)

20 Agustos 2010’Roma

P.S: Fotograflar Mehmet'ten, sarki Mehmet icin...

------------------------------------------------------------------------------------------------

1/ İstanbul’da arkadaşsız olmak!


Hani kitaplarda yazar ya Adem’le Havva cennetteymiş, keyifleri de yerindeymiş; Allah onlara “Bu yasak ağacın meyvelerinden yemeyin de ne yerseniz yiyin!” demiş ama yılan Havva’nın aklını çelmiş, Adem’e yasak ağacın meyvesini yedirmiş, kovulmuşlar cennetten, inmişler yeryüzüne; derler ki işte o indikleri yer Urfa’dır, ayıptır söylemesi biz onların soyundan geliriz!

Ancak bizim derdimiz şimdi kalkıp da atalarımızın yaptıkları işleri sıralamak, yedi göbeğini saymak, Göbeklitepe’den başlamak, neredeyse on beş bin yıl öncesiyle gururlanmak değil! Bizim derdimiz kendi hikayemiz… Çünkü insan kendi hikayesini anlatsa romana ne gerek var al sana roman!

Allah, Adem’le Havva’yı cennetinden kovmuş ya; babamız da haşa huzurdan evimizin “Allahı”ydı, gün geldi bizi “kendi cennet”inden kovdu! Gerekçesi de yeterince büyümüştük kendi kanatlarımızla uçma vaktimiz gelmiş! Yoksa ne mümkün onun “yasak” dediği şeye elimizi sürmek...

Kovulunca bir tuhaf oluyor insan! Hele ki cennetten kovulmuşsa hele ki gelinen yer cehennemse!

Geldik; geldik ama ne o bizi tanır ne de zaten “Gel, aman yüzünü göreyim” demişliği var, tebelleş olduk, geliş o geliş!

Pek yüz vermedi ilk zamanlar! Her gördüğünde başını çevirip yolunu değiştirdi; sırnaştık yüz vermedi; ısrarcı olduk aldırmadı; iç çektik “bana mısın?” demedi; hiç mi sevmedi? Sevdi sevmesine ama biraz geç sevdi!

Şimdilerde, ki kırk yıl oldu, “Dönelim!” deriz, artık ne mümkün? Gemilerini yakmış kaptan edasıyla dolanıp dururuz ortalıkta…

“Ortalık” dediğimize de bakmayın lafın gelişi, biraz burukluktan çokça kuyruk acısından yoksa bir büyülü kenttir o! Tepeleri var, ilk yedi taneymiş şimdi çok çok; denizleri var yan yana hatta birbirinin içinden akar; öyle böyle değil suyu kuvvetli, manzarası dehşetli; krallar, padişahlar, sultanlar yaşamış yarımadasında, sarayları var dillere destan; camiler, minareler her yan; esirgenmiş kiliseler, sinagoglar da kalmış; semtleri var adları köy köy, ha bir de canım Vaniköy; içlerinde insanlar güzel insanlar; iyisi de var kötüsü de!

Bir de biz varız şah’tı şahbaz oldu lalezarımız!

Soyumuz Adem’le Havva’ya dayalı ya ondan her hal ilk zamanlar hep yalnızdık bu kentte ancak zorumuza giderdi yalnız olmak!

Melek gibi arkadaşlarımız vardı “cennet”te; elim sende oynardık, çelik çomak, gülle; ya top hele top, az mı oynadık sokak aralarında, cami avlularında, toz toprak meydanlarda; az biraz büyüdük saz çaldı becerenlerimiz, türkü söyledi “he canım!” diyenimiz; mekteplerde arkadaşlarımız oldu, birlikte sevdik, sevildik lafın kısası hiç arkadaşız kalmadık.

Geldik öyle mi? Sen ben bir de bizim oğlan, erkek kardeşimiz; bir de arkadaşımız, onu da gelirken memleketten getirmişiz! Arkadaşımız az biraz dayandı, kaldı buralarda bize arkadaşlık etti sonra da aldı başını gitti, bir daha da gelmedi!

Kaldık mı arkadaşsız üstelik de Moda’da! Moda’da hiç arkadaşsız olur mu?

Evimiz bahçe katı üst kat komşumuzu tanımayız ama ondan sonrası bir cumhurbaşkanı! Ola ola bir cumhurbaşkanına komşu olmuşuz nerden bilelim? Yıllarca ne yüzünü gördük ne sesini duyduk! Cumhurbaşkanı ile arkadaş olunur mu?

Olunmadı tabii kaldık mı yine Moda’da arkadaşız!

Hadi diyelim sokağa çıktın, bizden başka herkes arkadaş, herkesin bir ya da birkaç tanesi var… Arkadaşlar yan yana dizili çay bahçelerinde! Geliyor sabahtan akşama kızlar oğlanlar; çay kahve, bir de sıklıkla ya Çamlıca Gazozu ya Cola içiyorlar!

Kıçlarında “kot” pantolon, üstünde “orijinal” Lacoste! Başlıyor “Lacoste nasıl yıkanır, kot pantolon nerden alınır?” tartışmaları sonra bir gece öncenin disko değerlendirmeleri, ardından da güne geçiliyor…

Ha bir de arabaları var bu arkadaşların her birinde bir tane, olmayan da olanın arabasında geziniyor. Sıkıldılar diyelim oturmaktan, “Baba Fener’e gidelim mi?” Hadi arabalara Fenerbahçe’ye gidiliyor.

Tur Lozan’dan başlıyor, Burun’dan dönülüyor, Kulüp, oradan Bomonti, bas gaza Fenerbahçe, Bağdat Caddesi; dön yeniden gel Dondurmacı Ali, Tenis Kortu, Kemalin Yeri!

Sıkıldıklarında arkadaşlar ya Deniz Kulübü’ne gider “raf”tan denize girmeye ya da voleybol oynamak için Lozan’a­ inerlerdi; gözümüzün önünden akıp giderdi “arkadaşlar!”

Akşam olunca herkes evinin sofrasına zeytinyağlılara, hünkar beğendilere, kabak kalyelere giderdi ya da ana babaları, “kulüp”e yemeğe çağırırdı, lüfer’e!

Öyle böyle günler geçti, haftalar ayları kovaladı sonunda bizim de iki arkadaşımız oldu hem de en “iyisi”nden! Ancak arkadaşlarımızı biz seçmedik onlar geldi arkadaş oldu biz de, “Niye?” demedik; bulmuşuz “arkadaş”ı niyesi mi kalmış!

İki arkadaşımızın ikisi de araba hastası iki de arabaları var; kırmızı Corvet, beyaz 124! Bizimse bırakın arabayı hastalığı, neredeyse arabaya binmişliğimiz yok! Nereden gelip nereye gidersek yayan yürümeye alışığız! Arkadaşlar soruyor, “Peki neye binerdiniz köyde?” Soru açık anlamını anlıyoruz, ‘Yok hiç deveye, eşeğe de binmedik hem köyde de büyümedik!” diyoruz bu kez arkadaşların akılları almıyor, “devesiz eşeksiz bir köy hayatını!”

Neyse!

Artık bizim de arkadaşlarımız vardı biz de arkadaşlarımızın arabalarına biniyorduk; biz de “tur” atıyorduk Moda’da. Yalnız bu “özel” arabalara inip binmesini bilmediğimizden o canım kırmızı Corvet’in o kocaman kapısını zapt edemeyip kaldırımlara vururduk çoğunlukla ya da o mini minnacık beyaz 124’ün içindeki müzik düzenine şaşıp şaşıp kalırdık! Ancak “Barış değil mi? Kol Düğmeleri!” dediğimizde bu kez onlar şaşardı “müzik bilgimiz”e ama kimse kimsenin şaşkınlığını dert etmezdi, arkadaştık!

Geceleri artık biz de çıkıyorduk arkadaşlarla Moda’ya sonra ver elini Fenerbahçe, zulamızda birkaç şişe bira; gece yarısı oldu “acıktık!” diyelim hadi Kristal’e “hamburger”e; artık biz de sabahlıyorduk arabalarda.

Eee her zaman arkadaşların arabalarında gezmek olmaz, gezmelerin karşılığını vermek lazım öyle öğretti öğreten ama bizde verecek bir tek yemek var o da Urfa işi! O yemeği de yerde yiyoruz yer sofrasında!

Birkaç balcan, onlar “patlıcan” diyor, birkaç frengi, onlar “domates” diyor, çokça acı isodu, onlar buna da “biber” diyor; dilimliyorduk önce boylamasına sonra enine; yani balcan kavurduk diyelim alüminyum tavada; ya da yerde fırın tepsisinin içinde yımırtalı kifte yoğurduk, bak bunu hiç bilmiyorlar işte, bildikleri çikifte ona da “çiğköfte” diyorlar; fırına et attık misal, kuzu kıyması, etrafında dilim dilim dizili frenkler, acı isot, yemek için bir tek açık ekmek lazım o da yok Moda’da; kala kala balcan kavurmasına “somun” kalıyordu ki, onlar “ekmek!” diyor, nimete!

Yemek yerde yenir değil mi? Yok o da öyle değilmiş “yemek hem de yerlerde iki büklüm yenmez!”miş…

Şimdi kalkıp gelmişiz ya memleketten? Hoş gelmiş sefa gelmişiz; gelmişiz ama daha yerden kalkamamışız “sosyolojik evrimimizi tamamlayamamışız” öyle derdi arkadaşlar!

“Yemek masada yenirmiş!” Tamam hiç de hayatımızda masa görmemiş değiliz, bizim de evimizde masa vardı, dört ayaklı, biz de arada sırada üstünde yerdik yediklerimizi ama çoğunlukla değil.

Neden? Çünkü genetik miras! Atalarımız bin yıllardır yere sofra sermiş öyle yemiş!

Urfa ya sıcaktır ya da soğuk; yazın sıcaksa yere yakın olursun yer serin; kışın soğuksa halıya, kilime, sobaya, mangala yakın olursun sıcak; zaten baharda yere serilmeyip boylu boyunca nahit taşa, yatmayanın aklına şaşarız; sonbaharsa iki arada bir derededir, neresi olsa orda yersin!

Şimdi bu miras iki günde reddedilir mi? Bir de üstelik parasız pulsuzsan yerde yemek en iyisidir. Serersin yere yer sofrası niyetine iki gazete parçası, üstüne birkaç tabak birkaç dilim de ekmek attın mı sorarlar adama “Hani nerede kaşık, çatal, bıçak?” Yok o kadar da demedik! Kaşığı, çatalı az biliyoruz da bıçakla işimiz hiç olmaz! Niye?

Niyesi şu ki, yemekten önce elini yıkarsın suyla sabunla sonra yemek çikifte, tepsi kebabı, sögürme’yse sözgelimi yuha ekmekten ya da açık ekmekten bir küçük dilim koparırsın, baş, işaret ve orta parmağına alırsın gözüne kestirdiğin lokmanın üstüne kor döndürür ağzına atarsın; büyük ustalık ister bu yeme biçimi, doğru dürüst yersen elin kirlenmez; ha baktın yemek sulu diyelim sukabağı, boranı, taze fasulye, bamya var yemek olarak, zaten o zaman da kaşıkla yersin eşek değilsin ya! Yani çatala bıçağa gerek olmaz! Zaten kıymalının, ağzı açığın, ağzı yumuğun çatalla bıçakla yenildiği nerede görülmüş?

“Zavallı” arkadaşlarımız bu yeme biçimimize şaşıp şaşıp kalırdı ama yere bağdaş kurup oturmaya ise hiç alışamadılar! Ancak akşam oldu mu sofralarından kaçıp kaçıp bize gelirlerdi. Zaten, “Baba, hani o bi patlıcan bi et olan yemekten yapsana, yanına da sulu salatadan” dediler mi anlardık ki tepsi kebabı istiyorlar yanına da bostana!

Derler ya, “Arkadaş arkadaşa benzer”, bizim arkadaşlarımız da bize benzerdi, hiç altta kalmazlardı. Akşam bizde yemekteyseler öğlen biz annelerinin sofralarında olurduk… Yoksa başka nerede tadacaktık böbrek, yürek ızgarasını, pirzolayı; zeytinyağlı fasulyeyi, enginarı, domatesli pilavı?

Anneleri sorardı, “Aaa hiç zeytinyağlı fasulye pişirmez misiniz?” “Yok teyze!” derdik, “Biz etli fasulye pişiririz, fasulyeleri de önce enine üçe dörde böleriz sonra boyuna, ikiye; et de kuzu eti ama yağlı olsa iyi olur!”

“Hımm” derdi teyzeler, çocuklarıyla arkadaştık!

12 yorum:

Serap dedi ki...

Öyle güzel anlatmışsınız ki yazdıklarınızı bir çırpıda okuyup, Mehmet bey'in sitesinde buldum kendimi... Her hayat yazılsa bir roman sözünü çok doğruluyor yazınız. En kısa zamanda kitabı da okumayı ümit ediyorum.

Leylak Dalı dedi ki...

Mehmet bey'in o muhteşem kitabı "Canlarına Değsin" ile sayenizde tanışmıştım. Ne kadar iyi olmuş, şimdi sitelerinin de takipçisiyim. Bir yemek kültürü bu kadar eğlenceli ve bu kadar hüzünlü mü anlatılır, müthiş bir zevkle ve çok duygulanarak okumuştum, şimdi de bloglarını aynı zevkle okuyorum.
Mehmet Bey'e Babiş'iyle birlikte uzun ömürler diliyor, size de vesile olduğunuz için bir kez daha teşekkür edip sevgiler yolluyorum...

Miskokulu Lezzetler -Mine- dedi ki...

Nasıl bilmem o babişe yapılan güzel yemekleri güzel yazıları . Tam benim prensesimi anlatıyor dediğim harika satırları. her satırını aman kaçırmayayım okuyayım dediğim bloğu.Evdekilere okuyupta anlattığım satırları harkesin okumasını tavsiye ederim bu içten yazıları...

Ebru (Anc.) dedi ki...

OHHHH NE GÜZEL Bİ YAZI BU BÖYLE!!!!İÇİM AÇILDI. YAZANIN, YAYINLAYANIN yÜREĞİNE SAĞLIK...

Brajeshwari dedi ki...

Babiş birtanedir.. O okunarak bitmez... Seviyorum kendisini....

Adsız dedi ki...

Devamini sabirsizlikla bekliyorum.
Gunay

iremlemekanlar dedi ki...

slm mehtap hanım blogumu yazmış olduğunuz o güzel yorum için teşekkür ederim ...Sitenizi çok beğendim Ankaradan sevgiler gönderiyorum ...Tekrar görüşmek dileğiyle Elimden geldikçe Türkiye nin güzel şehirlerini tanıtacağım sitemde gezmesini seven biri olarak ...İrem

laleninbahcesi dedi ki...

Mehmet Saraç'ı uzun zamandır izliyorum... Hatta gönlümden geçen bloğunun adını taşıyan ve oradaki yazılarını kapsayan bir kitap çıkarması... O yazılar sadece bir kaç kişiye ulaşmakla kalmasın... o sohbet havasındaki güzelim yemek tarifleri o sıcak hava daha çok kişiye ulaşsın...
İstanbulda Arkadaşsız kalmak zordur , İstanbul başlangıçta insanı ne kadar kaçırmaya kalksada bir taraftan da sarar sarmalar...
Sevgiler size, bu güzel arkadaşlık dostluk daim olsun...

Adsız dedi ki...

Sayın Mehmet Saraç, çok severek ve beğenerek okudum yazınızı. Yüreğinize ve kaleminize sağlık.

Elbette Mehtap'a da teşekkür ederim. Bu güzel yazıyı cömertçe paylaştığı için.

Fatih Mika

mehmet saraç dedi ki...

sevgili mehtap hanım,
ruhumuzun ve bedenimizin doktoru;
federico'nun annesi;
roma'nın görüp göreceği en güzel kadın;

blogunuzu ben "fakir"e açtığınız için bu güzel yorumları ve insanları buradan da olsa tanımama aracı olduğunuz için sonsuz teşekkürler;

ayrıca yorum bırakan sevgili blogseverler'e serap, leylak dalı, mis kokulu lezzetler, ebru, brajeshwari ve adsızlara ve de fatih bey size de teşekkürler (sizin yazınız da çok güzeldi bu arada);

bir de küçük not: sanırım yarın yazının sonu da blogda olacak.

sevgiler.

mehmet saraç

misk dedi ki...

Mehmet Beyin "babişli" blogunu sayenizde keşfettim Mehtap Hanım, teşekkür borçluyum. Yazılarında hayata dair ince detayları yormadan akan, zarif bir olağanlıkla ifade etmesi çok etkileyici geliyor bana.. bunu burada payaşabildiğim için de teşekür ederim size. bir de ne zamandır babişin canı bir türlü çekse de ben de bamya yapmayı öğrendiğim Mehmet Beyden bir de türlü yapmayı öğrensem diyorum! :)
sevgiler

Red Riding Hood dedi ki...

Yazılar çok uzun ama hiç sıkılmadım okurken.Çok güzel bir blog.