Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

8 Ağustos 2010 Pazar

KADIN UCARIDIR...

“Yarin aksam dogum gununu kutlayacagiz…” diyor Linda telefonda…
.
“Kutlamistik ya, ” diyorum, “insanin kutlanacak yasi arttikca, 40 gun 40 gece kutlamak gerekiyor demekki…” Yoksa gelecek seneki dogum gunumu mu kutlayacagiz simdiden?


“Bana soylememistin o gece dogum gunun oldugunu, ben de unutmustum iste, yarin kutlayacagiz, gece icin giyin” diyor sakin sakin…
.
“Olur” diyorum… Sabah beyaz bir elbiseyle geldigim hastaneden, aksam, siyah ipek saten pantolon, siyah bluz, siyah topuklu sandaletler ile cikiyorum…
.
Trafik olmasin diye dua ederek, ucu ucuna Linda ile randevuma yetisiyorum… “Nereye …?” diye soruyorum, Terme di Caracalla’ya diyor…
“Bir daha soyle” diyorum,
“nereye...?”
.
Gulumsuyor...
.
Iste kutlama diye ben buna derim…
.
Hem de ne kutlama...
.
Linda Norvec’li…
.
Tanidigim en akilli, en duyarli, en akli basinda, en ayaklari yerde insanlardan biri…
.

Bizim bir aile bagimiz vardir ya da artik yoktur, bunun hicbir onemi olmadan suruyor arkadasligimiz yillardir ve WFP (World Food Programme) da calismak uzere Roma’ya gelecegi belli oldugunda cok ama cok seviniyorum…
.
"Muthissin" diyorum, "muthissin"…
.
Linda gunlerce bilet pesinde kosturuyor, siralarda bekliyor, gidiyor, donuyor, tekrar gidiyor, tekrar donuyor ve sonunda cok gormek istedigim “Rigoletto” operasi icin yer buluyor…
.
Terme di Caracalla, 212 yilinda imparator Caracalla’nin istegi uzerine simdi Roma’nin en luks semtlerinden biri olan Aventino’da insa edilmis Roma Imparatorluk hamamlarindan biri…
.
1930’lu yillardan beri de, yaz aylarinda cok kisa sure ile buyuk opera eserlerinin sahnelendigi bir tiyatroya donusuyor.
.
O olaganustu atmosferde, hem de Rigoletto…

Askin, tutkunun, ihanetin, acinin ve intikamin zengin muzikal oykusu…
.
Victor Hugo’nun LE ROI S’AMUSE (kral egleniyor) eserine bagli kalinarak Francesco Maria Piave tarafindan metni yazilmis, buyuk besteci Giuseppe Verdi’nin muhtesem operasi…

Baslangicta ne halkin, ne de elestirmenlerin hosuna gidebilmis, zulf-i yare dokundugu icin, olayin gectigi yer Fransa’dan Mantova’ya alinmis, oykunun kahramani olan kral, genc, yuzeysel, ucari, zevk duskunu bir duke donusturulmus ve yazildigindan yillar sonra sahnelenebilmis bu olaganustu opera, gectigi yillarda kadinin sosyal konumuna da isik tutuyor…
.
Terme di Caracalla’nin olaganustu dekorunda, Roma’dan, bugunden kalkip, maceranin onunde hicbir engel tanimayan dukun sarayina gidiyorum…
.
Dukun tenor sesi dalga dalga yayiliyor gece mavisi gokyuzune…


“Bu kadin, su, ya da bir baskasi…
Benim icin hepsi ayni…
Kalbim, diz cokmez kimsenin onunde,
Yarin bir baskasi, belki bir baskasi ondan da sonra”…

Rigoletto, dukun soytarisi, aldatilan kocalarla, bastan cikartilan genc kalplerin babalariyla sivri diliyle alay etmekle kalmaz, Duke onlari tutuklatarak ortadan kaldirmak konusunda akil da verir, biricik kizi Gilda’nin, Duke, onu fakir bir ogrenci sanarak asik oldugundan habersizdir o sirada…
.
Gerisi iste askin cok bilindik, cok siradan, caresiz hikayesidir…
.
Bir erkege butun benligiyle asik bir genc kadin, onu kendine gore bir tutkuyla sevmekle birlikte, gordugu tum kadinlari ele gecirme arzusunda olan capkin ve atesli bir erkek, kizini mutlak bir mutsuz sondan korumak uzere bir kiralik katille bile anlasmayi goze alabilecek kadar caresiz ama sivri dili yuzunden lanetlenmis bir baba…
.
Gilda, Duk’un baska bir kadini nasil da bastan cikardigini gozleriyle gorse bile ona duydugu asktan vaz gecemez... Babasindan merhamet dilenir Duk icin...
.
O sirada Duk, kadinlarin ucariligina dair bir sarki soylemektedir...
.
La donna è mobile
Qual piume al vento,
Muta d’accento
E di pensiero...

“kadin , ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir, ona guvenen ya da icini acan bir zavallidir...”

Gilda, deliler gibi asik, sevdigi erkegin oldurulecegini anlar ve erkek kiligina girerek, kiralik katilin onune atar kendini...
.
Babasi, ayaklarinin ucuna birakilan cuvaldaki bedenin, kendi kizina ait oldugunu anladiginda artik cok gectir... Kucaginda olmek uzere olan kizi, hala babasina dukun canini bagislamasi icin yalvarirken, uzaklardan dukun neseli sarkisi duyulur...

“kadin ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir...”

Dogrudur...

Oyledir iste...

Kadin, ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir, biri ya da oburu farketmez... Bir baskasi, belki bir baskasi daha ondan sonra, gelir ve gecer hayatlardan...

Oyledir...

Fark etmez etmesine ama;
Ask, kadinlar ona kendilerinden bile cok inanabildikleri icin,
.
Ask, onlar bu ugurda kendilerinden bile vaz gecebildikleri icin,
.
Aski yasama es, yasamin kendisiyle ayni cizgide tutabildikleri icin,
.
Askin actigi yaralari, kendi baslarina onarip sarabildikleri icin,
.
Ask icin herseye, herkese, her duruma, kendilerine bile karsi koyabildikleri icin asktir hala...
.
.
.
Gerisi bir Roma aksaminda, gece mavisi gokyuzune dagilan bir tenor sesidir sadece...
.
8 Agustos 2010'Roma
P.S: 1. eser, Carreras-Modugno-Pavarotti'den "La Donna è mobile" (kadin ucaridir)
2. eser Pavarotti 'den "Questa, quella o un'altra" (bu, su ya da bir baskasi , benim icin hepsi ayni)

6 Ağustos 2010 Cuma

YAZ BEKARI...

“Beni ne zaman yemege cagiracaksin” diyor Claudio...
“Sen beni cagirdiktan yaklasik 1 hafta sonra cagiririm herhalde”... diyorum...
“Ben yemek pisirmem” diyor, “ben de bu aralar pisirmiyorum” diyorum...

“O zaman yarin aksam 7.30’da hazir ol, yemege cikalim” diyor...
Claudio, benim hastanede en iyi arkadasim... Arkadasligimizin bir tartismayla basladigini anlatmistim daha once... Yasca benden oldukca buyuk ama kafa dengi, sevdigim, cok iyi anlastigim, birlikte kaliteli vakit gecirdigim biri...
Sayemde bizim bolumde kimin ne sorunu varsa kostugu, ortopedi danismanimiz ayni zamanda...

O tam soyledigi saate geliyor, ben de tam soylenen saatte hazirim... "Benim arabamla gidelim, park etmek sorun olmaz" diyorum kamyon kadar buyuk arabasina bakip...

Konusa konusa sehir merkezine dogru gidiyoruz... Niyetimiz Piazza Navona’da ozel bir aksam yemegi yemek...

Birden aklima geliyor, bir aksam da Ghetto’da yiyelim diyorum...
Ghetto bir ucu Sinagog’dan baslayan, Piazza Venezia'nin hemen arkasindaki Piazza Argentina'ya kadar uazan, Tiber nehri kiyisindaki yahudi mahallesinin adi ve sadece yahudi kurallarina uygun olarak (Kosher) pisirilen yemekleriyle degil, kumascilari, semsiyecileri, kuyumculari, el yapimi sapka satan dukkanlari, artizan isi ayakkabicilari ile de meshur semtin adi...

“Bu aksam istersen, bu aksam gidelim” diyor...Hemen yolu degistiriyorum... Arabayi parkedip once salina salina yuruyoruz Ghetto’nun sokaklarinda... Irili ufakli restoranlardan mis gibi yemek kokulari tasiyor sokaklara... Masalar sokaklara, kaldirimlara dizili, civil civil insan kayniyor...

“Sen sec diyor istedigin yeri”...

Seciyorum, uzun incelemelerden sonra... “Taverna del Ghetto” restoranin adi... Tam kaldirimin kiyisinda bir masaya oturuyoruz, Claudio’nun sandalyesi sallaniyor, garsonumuz Rabi hemen bir tahta parcasi ile olaya cozum getiriyor, ben menuden yemekleri cozmeye calisiyorum... Sonra yemekleri sen sec, sarabi ben diyorum ve Claudio’nun butun israrlarina rahmen, “Nuh diyorum, peygamber demiyorum ve bir Israil sarabi degil, Terracino kirmizi istiyorum, corba sicakliginda gelen sarabi, gereken isiya dusurmek icin hemen buz kovasi geliyor, Claudio bunu burada unutmayalim yoksa tadi kacar diyor, unutmuyoruz...

Rabi’nin sabirli aciklamalari sonucunda, bu mahallede yenmemesi asla dusunulemiyen “carciofi alla giudia (kizarmis enginar)” ile basliyoruz yemege... Nefis demek yeterli olmayabilir...

Sonra tuzlanmis bir mezgit cinsi olan, Baccala baliginin un-su karismina bulanmis kizartmasindan, cig enginar, kirmizi biber, mantar ve patlicanli soslar ile hazirlanmis ekmeklerden, ve yine sebze kizartmalarindan olusan tadimliklar yiyoruz...

Ana yemek konusunda secimlerimiz ayriliyor. Claudio “Baccala, eski bir hikaye” isimli ayni baliktan, ben misir unuyla kizartilmis kuzu pirzolasi istiyorum... Ben Claudio’nun baliginin tadina bakiyorum, o pirzoladan yemiyor...

Yemekler cok nefis, sarap inanilmaz guzel...

Biz iki yaz bekari, sohbetin dibine vuruyoruz... Yolculuklardan konusuyoruz, Roma’nin ne kadar buyuleyici bir sehir oldugundan, Claudio’nun uyesi oldugu kultur grubunun tolerans uzerine verdigi bir konferanstan, ayni grupla birlikte gittigimiz baska bir yemekten, biraz hastane dedikodularindan, biraz saglik politikasindan, biraz ailelerden, biraz cocuklardan, biraz hayattan konusuyoruz...

Biraz herseyden, herseyden biraz konusuyoruz...

Garsonumuz Rabi, cok olculu, yeterince ve gerektigi kadar etrafimizda dolasiyor, calgicilar cok kisa sure kaliyorlar, gul saticilarini masalara yaklastirmiyorlar...

Tatliya yerim kalmadi diyorum... Tadina bak diyor Claudio... Tadimlik, herseyden biraz konmus bir tabak geliyor masaya... Bademli, visne recelli, portakal kremali, cevizli cikolatali tatlilar...

Kalkiyoruz ve Tevere boyunca yuruyoruz... Gec saate ragmen herkes sokaklarda... Tevere’nin solgun benzine vuran isiklara, oldukca guzel bir yapi olan Sinagog’a, yanlarindan gecip gittigimiz cesmelere, tarih kalintilarina, ihtisamli yapilara bakip, “ben Roma’yi cok seviyorum” diyorum...

Ben de diyor...

P.S: Bu yazi Mehmet’in bu ve su yazilarina karsilik ya da nispet olsun diye yazilmamistir... Guzellikleri asilamiyacak olan seyleri birbirleriyle karsilastirmanin bir anlami yoktur... Gelinirse ikram edilir, gidilirse onlardan da yenir...

P.S: sarki yine ayni sarki...

6 Agustos 2010’Roma