Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

6 Nisan 2009 Pazartesi

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,




büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın



bir sincap gibi meselâ,



yani, yaşamanın dışında ve




ötesinde hiçbir şey beklemeden,





yani, bütün işin gücün yaşamak




olacak.



Yaşamayı ciddiye alacaksın,yani,



o derecede, öylesine ki,meselâ,


kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,




yahut, kocaman gözlüklerin,



beyaz gömleğinle bir laboratuvarda



insanlar için ölebileceksin,





hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,





hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,





hem de en güzel, en gerçek şeyin





yaşamak olduğunu bildiğin halde.




Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,



yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,



hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,




ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,




yaşamak, yani ağır bastığından.

Nazim Hikmet 1947 (Yasamaya Dair)

6 Nisan 2009 'Roma
hepinize tesekkurler.. bizim icin endiselendiniz.. biz iyiyiz.. sadece cok korktuk.. Roma'da sadece korkutmakla yetindi yasam.. L'Aquila icin bilanco cok uzucu.. 150'yi geckin olu, 300 civarinda kayip, 70 bin evsiz..
bir hic ugruna keyfimizi kacirdigimiz anlarda hep dusunmemiz gerek,
ne kadar kisa hayat,
ne kadar beklenmedik olum...


5 Nisan 2009 Pazar

ROMA'DA YASAMAK..ROMA'YI YASAMAK..















Hadi hazirlan diyorum Federico’ya, Roma’ya gidiyoruz.. Gozlerini kocaman kocaman acip, “Anne biz zaten Roma’da yasiyoruz” diyor.. “Biliyorum canim” diyorum, “Roma’da yasiyoruz ama herzaman Roma’yi yasamiyoruz..”..





Roma’da yasiyoruz.. Binlerce yillik cesmelerin, su arklarinin, icleri emek emek islenmis kiliselerin, tarihi meydanlarin sagindan solundan gecip kosturuyoruz..

Hep cok acelemiz var, hep vaktimiz dar, hep yetisecegiz, hep yapacak cok isimiz var..
Bazen ise gitmek icin her zamankinden erken cikip, hergun gittigimden daha farkli bir yol secip, yasadigim sehre bakmaya calisiyorum..

Gordukce ve bildikce guzellesen bu muhtesem sehri kaplayan “konuk” bollugunda, “nasilsa buradayiz” rehavetine kapilmayalim, sehri yasayalim istiyorum..
Yani ne yapacagiz? diyor Federico, hic de memnun olmamis bir ifadeyle..
Saga sola baka baka yuruyecegiz diyorum.. Kesfedecegiz.. Evimizin sokagindan baslayacagiz.. pencereden sokagimizin fotograflarini cekelim once gel..


Zaten gordugumuz, bildigimiz seylere bile daha yakindan, daha dikkatli bakacagiz.. Nereye gitmek isterse canimiz oraya gidecegiz, sokaklara dalip cikacagiz, en muthis heykellerin oldugu meydanlarda, heykele degil sadece, meydanin kendisine de dikkat edecegiz..

Yani hicbir sey yapmayacagiz, dolasacagiz..

Peki ya park ? diyor.. baban birazdan doner, ogleden sonra, onunla gidersin diyorum..
Fotograflari aklina cekmeye calis, yalnizca makinenin icine degil diyorum, ve cikiyoruz..
Sokaklarda dolasiyoruz.. Kucucuk bir trattoria'da yemek yiyoruz.. Muhtesem magazalarin oldugu via Condotti'de fiat etiketlerini okuyup, hayretlere dusuyoruz ama yine de begeniyoruz,

Ispanyol merdivenlerinde oturuyoruz, orada Dunya psikiatri kongresinden donen Turk doktorlarla karsilasiyoruz, ask cesmesine para atiyoruz, biliyormusun diyorum Federico'ya, senin annen burada kalsin diye kac kisi bu cesmeye para atti ? 100 kisi diyor.. Guluyorum.. "Babam da atti mi?" diye soruyor.. Evet diyorum, atti, sen gokyuzunden bir yerlerden bize bakiyordun o sirada..

Anne donelim artik, babam bekliyor diyor..

Ne guzel bir sehir diyorum Roma, degil mi? Gelelim ara sira...




6 Nisan 2009'Roma