Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

Roma'yi yasamak.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roma'yi yasamak.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2012 Cumartesi

KARLAR DUSER...

Kar yollari kapatti diyecegim, inanmayacaksiniz... Eldivenin sadece bir aksesuar oldugu bir sehirde, mantoyu oylesine tasiyorsaniz kislari, hani adettendir diyerek degil, sirf annenizin parfumu uzerine sindigi icin bir atki doluyorsaniz boynunuza, hangi kar hangi yollari kapatacak...?

Once virus vurdu Roma'yi... Hele benimle 20 yillik hesabini bir seferde kapatti... Hem de ne hirsla... Sen misin asi olmayan? Bir sag, bir sol, iki krose...Yenildim yenilmesine de, sirtim yere gelmedi... Hem tasindik, hem calistim, hem derslerime gittim, hem kazara hasta olmamayi basaran varsa onlari da ben hasta ettim... Hala da iyilesemedim...


Arkadan kar vurdu Roma'yi... Bir hazirlik bir hazirlik gunler oncesinden, sosyal toplum orgutleri, sivil savunma, kizil hac, belediye, askeri kurumlar acaip calistilar... Hazirlandilar... Programlar, toplantilar... Of of...

Sonuc, kocaman bir kaos... Butun yollar Roma'ya cikarlar ama kar yagmazsa eger... Bolumdeki doktor arkadaslar Roma'nin kasabalarindan geliyorlar ve evlerinde mahsur kaldiler, ben de hastanede mahsur kaldim dogal olarak...

Bu aksam bu satirlari 20 km otedeki evime gidemeyip, yarin bolum doktorsuz kalir endisesiyle, benim yorgunluguma da hak vererek yollandigim, hastanenin yanindaki otel odasindan yaziyorum... Hic merak etmemistim neye benzer bu otel acaba diye...

Federico telefonda agladi bugun... "Annecigim, seni cok ozledim, hemen gel" diyerek... Son gunlerde basinin caresine kendi bakiyor, dadi varsa dadi, baba varsa baba, kimse yoksa NiNi, ama hep bensiz...

Ustelik bu kadarla bitmiyor seruven... Yarin ve oburgun daha da kotulesmesi bekleniyor kosullarin... Okullar kapatildi, muzeler, Colosseum ve Foro Romano dahil olmak uzere onemli arkeolojik kalintilar, devlet daireleri kapali, otobuslerin % 75'i garajlara cekildi, "nerdeysen orda kal " oynuyoruz topluca...

Son 15 gunde yasadiklarima bakinca sanki ben doktor filan degilim, basit bir soguk alginligini bronsite cevirebilen bir cahilim, Roma'da filan degil, Rusya'da bir dag koyunde yasiyorum gibi anilarim...

Aslinda cok hos bir ani olacak ilerde anlatmak icin... 2012 yilinda bir kar yagdi ki Roma'ya, hersey alt ust oldu, hastanede tutsak kalmistim diye anlatacagim torunlarima...




 Roma, gokyuzunden kar da yagsa, yagmur da, 40 derece sicak ta olsa, cok guzel bir sehir... Kotu yonetiliyor, hazirliksiz, ongoruyor ama hizli davranamiyor krizlerde...

 Gecen yil Tiber nehri tastiginda da alt ust olmustu hersey...

Yarindan itibaren taze sut bulamiyacagiz, 50 bin ton sebze depolarda curuyormus, zaran cok milyon eurolarla ifade ediliyor...

 Sonucta biraz kar yagdi, biraz soguk olacak... Gunlerdir tirlar yollari kapatmisti, simdi de kar... Ac kalmayiz yine de kolay kolay... Her evde enaz 1 ay yetecek makarna stogu bulunur... Bir de domates sosu, kekik ve sarimsak...
 Otururuz film izleriz diyecegim ama Roma'nin kasabalarinda 18 saattir elektrik de yok... 
Yani buradayim burada olmasina da, bana soyle bir kac gun daha verin, artik oldu olan bir kere...



4 Subat 2012'Roma


17 Ekim 2011 Pazartesi

BLACK BLOCK

---------


Birseyler coktan beri yolunda gitmiyordu... Kisacik hayatini keyifle gecirmek isteyen agustos bocegi icin de, calisip didinmekten gun yuzu goremeyen karinca icin de...
Gecen yil, bir arkadasimin israrlari ile katildigim bir siyasi-politik toplantida, “korkmayin, kriz filan yok” dediklerinde tuylerimin diken diken oldugunu hatirliyorum...





Bu yil 55.000 kisi daha isini kaybedecek... Enflasyon, benim gormeye aliskin oldugum degerlerin cok altinda bile olsa, Avrupa icin yuksek sayilacak degerlerde, yasam cok pahali, ekmek gercekten aslanin agzinda, kimsenin keyfi yok... Ya da cok kimsenin keyfi yok demek daha dogru...
Arap bahari, Indignados derken, Roma’ya binlerce barisci gosterici geliyor, dunyayla ayni anda protesto ve uyari yuruyusu yapmak uzere...


Ama is cigrindan cikiyor





ve hakli gerekceler, haksiz davranislara donusunce moraller iyice bozuluyor...



Roma’nin en guzel meydanlarindan biridir San Giovanni meydani... Ofkesini, kontrol edemedigi kizginligini, kime yoneltilecegini sasirmis gruplar tarafindan yangin yerine donuyor.



Hukumet uyeleri sol partilerin provokasyonu diyorlar televizyonda...




Belediye Baskani hasarin korkunc ekonomik boyutunu acikliyor...



Ilk kez boyle bir gosteride kilisenin bile icine girip Meryem Ana heykelini kiriyorlar ve hakaret iceren bir de yazi yaziyorlar duvara... Kilisenin rahibi cok uzgun bir sekilde konusuyor habercilerle...

Pazar gunu hava cok guzel... Simsicak, piril piril bir gunes... Roma sokaklarini gosteriyor tv haberleri... Italyan’larin hic keyfi yok, sokaklar bombos...

Unuturuz ama cabucak...

Nedenleri de unuturuz, sonuclari da...



Dunyanin bu hale gelmesinde hepimizin bir rolu, bir payi, yapabilecekken bos verdigi birseyler oldugunu dusunmekse hic isimize gelmez simdilerde...


15 Ekim 2011'Roma

8 Ağustos 2010 Pazar

KADIN UCARIDIR...

“Yarin aksam dogum gununu kutlayacagiz…” diyor Linda telefonda…
.
“Kutlamistik ya, ” diyorum, “insanin kutlanacak yasi arttikca, 40 gun 40 gece kutlamak gerekiyor demekki…” Yoksa gelecek seneki dogum gunumu mu kutlayacagiz simdiden?


“Bana soylememistin o gece dogum gunun oldugunu, ben de unutmustum iste, yarin kutlayacagiz, gece icin giyin” diyor sakin sakin…
.
“Olur” diyorum… Sabah beyaz bir elbiseyle geldigim hastaneden, aksam, siyah ipek saten pantolon, siyah bluz, siyah topuklu sandaletler ile cikiyorum…
.
Trafik olmasin diye dua ederek, ucu ucuna Linda ile randevuma yetisiyorum… “Nereye …?” diye soruyorum, Terme di Caracalla’ya diyor…
“Bir daha soyle” diyorum,
“nereye...?”
.
Gulumsuyor...
.
Iste kutlama diye ben buna derim…
.
Hem de ne kutlama...
.
Linda Norvec’li…
.
Tanidigim en akilli, en duyarli, en akli basinda, en ayaklari yerde insanlardan biri…
.

Bizim bir aile bagimiz vardir ya da artik yoktur, bunun hicbir onemi olmadan suruyor arkadasligimiz yillardir ve WFP (World Food Programme) da calismak uzere Roma’ya gelecegi belli oldugunda cok ama cok seviniyorum…
.
"Muthissin" diyorum, "muthissin"…
.
Linda gunlerce bilet pesinde kosturuyor, siralarda bekliyor, gidiyor, donuyor, tekrar gidiyor, tekrar donuyor ve sonunda cok gormek istedigim “Rigoletto” operasi icin yer buluyor…
.
Terme di Caracalla, 212 yilinda imparator Caracalla’nin istegi uzerine simdi Roma’nin en luks semtlerinden biri olan Aventino’da insa edilmis Roma Imparatorluk hamamlarindan biri…
.
1930’lu yillardan beri de, yaz aylarinda cok kisa sure ile buyuk opera eserlerinin sahnelendigi bir tiyatroya donusuyor.
.
O olaganustu atmosferde, hem de Rigoletto…

Askin, tutkunun, ihanetin, acinin ve intikamin zengin muzikal oykusu…
.
Victor Hugo’nun LE ROI S’AMUSE (kral egleniyor) eserine bagli kalinarak Francesco Maria Piave tarafindan metni yazilmis, buyuk besteci Giuseppe Verdi’nin muhtesem operasi…

Baslangicta ne halkin, ne de elestirmenlerin hosuna gidebilmis, zulf-i yare dokundugu icin, olayin gectigi yer Fransa’dan Mantova’ya alinmis, oykunun kahramani olan kral, genc, yuzeysel, ucari, zevk duskunu bir duke donusturulmus ve yazildigindan yillar sonra sahnelenebilmis bu olaganustu opera, gectigi yillarda kadinin sosyal konumuna da isik tutuyor…
.
Terme di Caracalla’nin olaganustu dekorunda, Roma’dan, bugunden kalkip, maceranin onunde hicbir engel tanimayan dukun sarayina gidiyorum…
.
Dukun tenor sesi dalga dalga yayiliyor gece mavisi gokyuzune…


“Bu kadin, su, ya da bir baskasi…
Benim icin hepsi ayni…
Kalbim, diz cokmez kimsenin onunde,
Yarin bir baskasi, belki bir baskasi ondan da sonra”…

Rigoletto, dukun soytarisi, aldatilan kocalarla, bastan cikartilan genc kalplerin babalariyla sivri diliyle alay etmekle kalmaz, Duke onlari tutuklatarak ortadan kaldirmak konusunda akil da verir, biricik kizi Gilda’nin, Duke, onu fakir bir ogrenci sanarak asik oldugundan habersizdir o sirada…
.
Gerisi iste askin cok bilindik, cok siradan, caresiz hikayesidir…
.
Bir erkege butun benligiyle asik bir genc kadin, onu kendine gore bir tutkuyla sevmekle birlikte, gordugu tum kadinlari ele gecirme arzusunda olan capkin ve atesli bir erkek, kizini mutlak bir mutsuz sondan korumak uzere bir kiralik katille bile anlasmayi goze alabilecek kadar caresiz ama sivri dili yuzunden lanetlenmis bir baba…
.
Gilda, Duk’un baska bir kadini nasil da bastan cikardigini gozleriyle gorse bile ona duydugu asktan vaz gecemez... Babasindan merhamet dilenir Duk icin...
.
O sirada Duk, kadinlarin ucariligina dair bir sarki soylemektedir...
.
La donna è mobile
Qual piume al vento,
Muta d’accento
E di pensiero...

“kadin , ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir, ona guvenen ya da icini acan bir zavallidir...”

Gilda, deliler gibi asik, sevdigi erkegin oldurulecegini anlar ve erkek kiligina girerek, kiralik katilin onune atar kendini...
.
Babasi, ayaklarinin ucuna birakilan cuvaldaki bedenin, kendi kizina ait oldugunu anladiginda artik cok gectir... Kucaginda olmek uzere olan kizi, hala babasina dukun canini bagislamasi icin yalvarirken, uzaklardan dukun neseli sarkisi duyulur...

“kadin ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir...”

Dogrudur...

Oyledir iste...

Kadin, ruzgara kapilmis bir tuy kadar ucaridir, biri ya da oburu farketmez... Bir baskasi, belki bir baskasi daha ondan sonra, gelir ve gecer hayatlardan...

Oyledir...

Fark etmez etmesine ama;
Ask, kadinlar ona kendilerinden bile cok inanabildikleri icin,
.
Ask, onlar bu ugurda kendilerinden bile vaz gecebildikleri icin,
.
Aski yasama es, yasamin kendisiyle ayni cizgide tutabildikleri icin,
.
Askin actigi yaralari, kendi baslarina onarip sarabildikleri icin,
.
Ask icin herseye, herkese, her duruma, kendilerine bile karsi koyabildikleri icin asktir hala...
.
.
.
Gerisi bir Roma aksaminda, gece mavisi gokyuzune dagilan bir tenor sesidir sadece...
.
8 Agustos 2010'Roma
P.S: 1. eser, Carreras-Modugno-Pavarotti'den "La Donna è mobile" (kadin ucaridir)
2. eser Pavarotti 'den "Questa, quella o un'altra" (bu, su ya da bir baskasi , benim icin hepsi ayni)

6 Ağustos 2010 Cuma

YAZ BEKARI...

“Beni ne zaman yemege cagiracaksin” diyor Claudio...
“Sen beni cagirdiktan yaklasik 1 hafta sonra cagiririm herhalde”... diyorum...
“Ben yemek pisirmem” diyor, “ben de bu aralar pisirmiyorum” diyorum...

“O zaman yarin aksam 7.30’da hazir ol, yemege cikalim” diyor...
Claudio, benim hastanede en iyi arkadasim... Arkadasligimizin bir tartismayla basladigini anlatmistim daha once... Yasca benden oldukca buyuk ama kafa dengi, sevdigim, cok iyi anlastigim, birlikte kaliteli vakit gecirdigim biri...
Sayemde bizim bolumde kimin ne sorunu varsa kostugu, ortopedi danismanimiz ayni zamanda...

O tam soyledigi saate geliyor, ben de tam soylenen saatte hazirim... "Benim arabamla gidelim, park etmek sorun olmaz" diyorum kamyon kadar buyuk arabasina bakip...

Konusa konusa sehir merkezine dogru gidiyoruz... Niyetimiz Piazza Navona’da ozel bir aksam yemegi yemek...

Birden aklima geliyor, bir aksam da Ghetto’da yiyelim diyorum...
Ghetto bir ucu Sinagog’dan baslayan, Piazza Venezia'nin hemen arkasindaki Piazza Argentina'ya kadar uazan, Tiber nehri kiyisindaki yahudi mahallesinin adi ve sadece yahudi kurallarina uygun olarak (Kosher) pisirilen yemekleriyle degil, kumascilari, semsiyecileri, kuyumculari, el yapimi sapka satan dukkanlari, artizan isi ayakkabicilari ile de meshur semtin adi...

“Bu aksam istersen, bu aksam gidelim” diyor...Hemen yolu degistiriyorum... Arabayi parkedip once salina salina yuruyoruz Ghetto’nun sokaklarinda... Irili ufakli restoranlardan mis gibi yemek kokulari tasiyor sokaklara... Masalar sokaklara, kaldirimlara dizili, civil civil insan kayniyor...

“Sen sec diyor istedigin yeri”...

Seciyorum, uzun incelemelerden sonra... “Taverna del Ghetto” restoranin adi... Tam kaldirimin kiyisinda bir masaya oturuyoruz, Claudio’nun sandalyesi sallaniyor, garsonumuz Rabi hemen bir tahta parcasi ile olaya cozum getiriyor, ben menuden yemekleri cozmeye calisiyorum... Sonra yemekleri sen sec, sarabi ben diyorum ve Claudio’nun butun israrlarina rahmen, “Nuh diyorum, peygamber demiyorum ve bir Israil sarabi degil, Terracino kirmizi istiyorum, corba sicakliginda gelen sarabi, gereken isiya dusurmek icin hemen buz kovasi geliyor, Claudio bunu burada unutmayalim yoksa tadi kacar diyor, unutmuyoruz...

Rabi’nin sabirli aciklamalari sonucunda, bu mahallede yenmemesi asla dusunulemiyen “carciofi alla giudia (kizarmis enginar)” ile basliyoruz yemege... Nefis demek yeterli olmayabilir...

Sonra tuzlanmis bir mezgit cinsi olan, Baccala baliginin un-su karismina bulanmis kizartmasindan, cig enginar, kirmizi biber, mantar ve patlicanli soslar ile hazirlanmis ekmeklerden, ve yine sebze kizartmalarindan olusan tadimliklar yiyoruz...

Ana yemek konusunda secimlerimiz ayriliyor. Claudio “Baccala, eski bir hikaye” isimli ayni baliktan, ben misir unuyla kizartilmis kuzu pirzolasi istiyorum... Ben Claudio’nun baliginin tadina bakiyorum, o pirzoladan yemiyor...

Yemekler cok nefis, sarap inanilmaz guzel...

Biz iki yaz bekari, sohbetin dibine vuruyoruz... Yolculuklardan konusuyoruz, Roma’nin ne kadar buyuleyici bir sehir oldugundan, Claudio’nun uyesi oldugu kultur grubunun tolerans uzerine verdigi bir konferanstan, ayni grupla birlikte gittigimiz baska bir yemekten, biraz hastane dedikodularindan, biraz saglik politikasindan, biraz ailelerden, biraz cocuklardan, biraz hayattan konusuyoruz...

Biraz herseyden, herseyden biraz konusuyoruz...

Garsonumuz Rabi, cok olculu, yeterince ve gerektigi kadar etrafimizda dolasiyor, calgicilar cok kisa sure kaliyorlar, gul saticilarini masalara yaklastirmiyorlar...

Tatliya yerim kalmadi diyorum... Tadina bak diyor Claudio... Tadimlik, herseyden biraz konmus bir tabak geliyor masaya... Bademli, visne recelli, portakal kremali, cevizli cikolatali tatlilar...

Kalkiyoruz ve Tevere boyunca yuruyoruz... Gec saate ragmen herkes sokaklarda... Tevere’nin solgun benzine vuran isiklara, oldukca guzel bir yapi olan Sinagog’a, yanlarindan gecip gittigimiz cesmelere, tarih kalintilarina, ihtisamli yapilara bakip, “ben Roma’yi cok seviyorum” diyorum...

Ben de diyor...

P.S: Bu yazi Mehmet’in bu ve su yazilarina karsilik ya da nispet olsun diye yazilmamistir... Guzellikleri asilamiyacak olan seyleri birbirleriyle karsilastirmanin bir anlami yoktur... Gelinirse ikram edilir, gidilirse onlardan da yenir...

P.S: sarki yine ayni sarki...

6 Agustos 2010’Roma

1 Temmuz 2010 Perşembe

YAPARIM BILIRSIN....

Hani bir sarki vardi bir zamanlar…
“Gelirim seni bulurum,
O arada Roma’yi da yakarim” diye...
Yeterince korkmamis olabilir kizcagiz diye de, “yaparim bilirsin” diye bitiyordu sarki...

Galiba oyleydi, aslinda tam hatirlamiyorum...
Iste ben de Roma kazan ben ates demistim ya dun gece... Ben de yaparim bilirsiniz ama Roma’yi yakmadan... Cunku benim atesligim oylesine kuru gurultu, makarna suyu kaynatmak icin sadece...
Once Inci’den bir mail geliyor, “Mehtap Abla, dogum gunum, Trastevere’ye yemege gidecegiz, yeri daha sonra bildiririm, gelirseniz cok sevinirim” diyor... Inci gencecik, piril piril bir genc kiz... Turkiye’de istatistik okumus, burada master yapiyor, olumlu, guler yuzlu, incecik bir tay gibi zarif...

Daha ben ona cevap yazmadan 1. Can ariyor... Onun birinciligi benim ilk olarak onunla tanismamdan oturu, 2. Can’la tanisilinca verdigim bir isim, Oyle de kaliyor. O da gencecik... Makine muhendisi uzerine isletme muhendisligi masteri yapmis, burada uluslarasi bir sirkette calisiyor. Akilli, terbiyeli, iyi yetistirilmis bir genc erkek... Mehtap Abla geleceksiniz degil mi bizimle yemege diyor...

Aksama dogru 2. Can’dan mesaj geliyor... O da elektronik muhendisi... Uzerine isletme masteri yapmis... Simdi bu yaziyi okurken “ohooooo, gorucuye mi cikiyoruz ?” dedigine eminim... Roma’nin sosyal yasantisini, avucunun ici gibi bilen, cok neseli, elestiri kapasitesi yuksek, humour sahibi, yesil harekete yakin bir genc insan...

1. ve 2. Can’la aksam icin sozlesiyoruz... Onlar gec kalmak konusunda benden daha iyiler, ama bu kez, ben de elimden geleni yapiyorum ve hep birlikte sadece ve sadece 1 saat gec kaliyoruz...

Trastevere her zamanki gibi capcanli... Seftali rengi evler, kucucuk sokaklar, kucuk kucuk trattorialardan gelen mis gibi yemek kokulari, sari solgun isiklarin altinda siselerde degil surahilerde servis edilen badem kokulu Frascati saraplari, gul satan cingeleneler, el yapimi incik boncuk tezgahlari... Bir de biz...

Fotograf cektigimi goren 2. Can, Mehtap Abla ben sizi cekeyim diyor, hayir diyorum hepimiz olalim, bu sokaklar biz variz diye keyifli bu aksam, yoksa alip kartpostallarina bakarim... Etrafina bakiyor, her zamanki muzipligi ile 1. Can’a iki uzun boylu, muhtemelen Iskandinav kokenli genc kizlari isaret ediyor, “kos oglum, hadi sor bunlara sor” diyor... Iste en ustteki fotograf, bu iki doga harikasina bakip gulumserken cekiliyor...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
-.
.
.
.
.
.
Sonra Sevgi ve Inci ile bulusuyoruz...

Sevgi’de dunyalar guzeli bir insan... Turkiye’de bankacilik ve finans okumus, AB ile ilgili bir master yapmis, hizini alamamis ikincisini yapiyor Italya’da...
.
Geceyi gulerek, birbirimizin sectigi yemeklerin tadina bakarak, Roma’da bir yaz gecesi gelip Ispanyolca sarki soyleyen luzumsuz sarkiciyi yalanciktan alkislayarak,
masa komsularimizi hem de fotograflarimizi cekerken inceden inceye ti’ye alarak, Italyan kayinvalideleri, Turk annelerle kiyaslayarak, 2. Can'a ragmen b irsuru fotograf cekerek, yani cok keyifle geciriyoruz...

Inci 24 yasini gule oynaya bitiriyor...


Eve donerken dusunuyorum arabada... Cocuklarla ve genclerle iyi anlasabilmek cok buyuk bir sans hayatta...

Anti-aging dedikleri baska ne olabilir ki...

1 Temmuz 2010’Roma

p.s.Blogum boyle sessiz hosuma gitmiyor... Yandaki play tusuna basin lutfen...

30 Haziran 2010 Çarşamba

YA BEN....?


Ben burclardan hic anlamam, kendiminki dahil hicbir burcun ozelliklerini de bilmem... Hatta kendi burcumun ne oldugunu bile bilmiyormusum aslinda... Annem oyle soyledigi icin ben kendimi “aslan” saniyordum, bir gece arkadaslarimla yemek yerken “ne aslani, sen yengecsin” dediler, ertesi gun bambaska bir kadin olarak uyandim, hayatim degisti...


.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Ama terazileri iyi bilirim... Tecrubeyle sabittir... Dengelerine dokunmamak gerekir, yoksa vay halinize ! Zeus’un ofkesinden daha guclu bir sekilde ama tek farki sessizce bitirirler isinizi... Aninda...
.
“Ayip ediyorsun” diyor bizim ailenin terazisi son yazim icin... Insan meslektaslarina oyle sey soyler mi?
.
Soylemez... Aslinda onlara degil, programin formatina soylemistim ne soylediysem, hani hastaliktan cok konusuyoruz, sagliktan konusalim demek istemistim sadece... Ama ben kendini aslan sanan bir yengecten baska neyim ki, ozur diliyorum hemen... Bir daha yapmayacagim...
.
Aslinda Turkiye’nin en onemli universite hastanelerinden birinde psikiatri profesoru olan cok yakin bir arkadasimla bunu kisa bir sure once konusmus, “ben bu durumdan ciddi bir rahatsizlik duyuyorum” demistim bir sure once, “biz yasal islem baslattik, bu konu ile ilgili ciddi endiselerimiz oldu” demisti o da...

“Bir de insanlari uzup durma” demis bizim terazi... O konuda da cok hakli... Ne yapayim, mesleki deformasyona verin, hani kurtaracagima, onlem alayim gibi bir duygu herhalde...
Ama karar verdim... Oyle simdi balkondan Roma’nin castellilerine, yogun nemin yarattigi pusun arkasindan bakarken birdenbire karar verdim...
Artik sizi uzmek yok...
.
Uzun yazi yazmak yok...
.
Meslektaslar dahil kimseye soz soylemek yok...
.
Modadan, takilardan, evlerden, yemeklerden, parfumlerden, saraplardan, restoranlardan, en cok ta asktan konusacagiz...
.
Bundan sonra Roma kazan, ben kepce
.
Kepcelik bana uymaz aslinda da, kazanin altinda ates olsam... Olmaz mi?
.
... ?????
.
Bu aksam Trastevere’ye (Tiber nehrinin iki yanindaki semtin adi) yemege gidiyorum... Yarin yazarim artik...
.
Simdiye kadar sizi uzduklerim icin, ey butun burclar, beni affedin... Cok isteyerek yapmamisimdir...
.
Ya ben kirpi burcuysam ve daha bunu bilmiyorsak hicbirimiz....
.
30 Haziran 2010'Roma
.
P.S: Muzik kapris yapiyor, siz play'e dokunun lutfen... iki guzel sarki var...

18 Haziran 2010 Cuma

WOMAN IN BLACK AT MILANO...

Her yolculuktan epeyi bir zaman once, annem tembihlerine baslar, “Mehtap’cim, yavas yavas valizini hazirlamaya basla, son dakikaya kalmasin” diye... Inadina, her yolculukta her isim son dakikaya kalir, hersey ust uste gelir, son gece hep valiz basinda uykusuz gecirilir...
Milano yolculugu oncesi sadece annem degil, Gulcin’de ciddi bir bicimde ataga geciyor ve unutulmayacaklar listesini bile yolluyor... “Merak etme, ben degisiyorum, sakin sakin hazirlanacagim bu sefer “ diyorum...

Oyle de oluyor... Yavas yavas ve sakin sakin gec kaliyorum bu sefer... Hic stress yok... Son gun Federico’nun yil sonu gosterisi, aksam onun sinif yemegi filan var ve birakin valiz hazirlamayi, valizimin nerede oldugunu bile hatirlamiyorum... Evin kontrolu cok uzun zamandir yardimcimiz Doina’nin elinde cunku... Aksam yemekten donunce, valiz aranip bulunuyor, Gulcin’in “sakin unutma ! “ listesi gozden geciriliyor, kendime ait kongre yolculuklarinda hazirlanacaklar listesine bakiliyor ve gecenin korunde, yavas yavas, sakin sakin “ne giyecegim” dusuncelerine gark olunuyor...
.
Kararliyim, degisecegim... 5 gunluk kongreye, iki valizle gitmek yok... En az, en sade bicimde gidilecek ve donulecek... Zaten yaklasik 3 bin kisinin katildigi bir kongrede, ancak balik adam kiyafeti giyersem garipsenirim o kadar... Akillica davranmaya karar verip, ayakkabi, canta, aksesuar degisikliklerini en aza indirmek icin tek renk bir valiz hazirlamaya karar veriyorum ve gri elbise ceketimi, zumrut yesili elbisemi, lacivert cizgili ceket etegimi dolaba geri asiyorum... Etek giymemeye karar verip, coraplari geri koyuyorum, siyah jorjet bir pantolonu gece icin, baska iki siyah pantolon ceketi gunduz icin, pullarla isli siyah bir bluzu formal olmayan yemekler icin, ipek bir baska siyah bluzu da daha resmi karsilasmalar icin koyuyorum, bir kac pamuklu t-shirt , birkac aksesuar, iki canta, makyaj seti filan, hepsi bir trolleye sigiyor...

Kendimi garip hissediyorum... Ben bu kadarcik seyle piknige bile gidemem cunku... Ama bu yil zaten konusmam yok, 3 tane posterim var ama onlarin da onunde genellikle kimse durmuyor kongrelerde...Butun bunlari annemin ve Gulcin’in sozlerini dinleyerek yavas yavas ve sakin sakin sabaha kadar uyumadan yapiyorum...

Yolculugum cok keyifli geciyor... Antonio’nun ben seni birakayim teklifini geri ceviriyorum, Federico’yu okula birakiyorum, oradan trene gidiyorum... “Freccia Rossa” yani kirmizi ok ismi verilen hizli trenle seyahat ediyorum. 6,5 saatlik yol, 3 saate iniyor... Tren inanilmaz rahat, koltuklar sezlong gibi, gazeteler dagitiliyor, hos geldin kokteyleri ikram ediliyor sabahin korunde... Benim elimde yakin turk tarihi ile ilgili bir kitap var ama kapagini bile acmadan, yari uyur vaziyette camdan disari bakiyorum, kahvemi yudumluyorum...

Milano Google’in soylediginin aksine yagmurlu degil ama her zamanki gibi gri... Bir moda baskenti oldugu, her kosesinden hissediliyor... Magazalar, insanlar, kafeler, sokaklar hep bakimli ve “elegan” insanlarla dolu... Roma’ya kiyasla, genel bir “fit” hava var, az sayida sisman insan goze carpiyor. Ayrica Roma’da hem is yerlerine hem de gunluk hayata hakim olan biraz daginik, biraz umursamaz sayfiye havasindan cok daha ciddi ve derli toplu giyimli herkes... Bir kadinin kendi goruntusune yapabilecegi en ciddi darbelerden birisi olan bluzdan gozuken camasir askisini 5 gunde bir kac turist haris hemen hemen hic kimsede gormuyorum... Oysa bu Roma’da cok siradan bir olay... Milano’yu yine de cok sevemiyorum daha onceki gelislerimde oldugu gibi... Kendinden olmayan herkese tepeden bakan bu hava, beni rahatsiz ediyor... Ustelik hizmet vermeyi sevmeyen, Italyan’lara yakismayan bir asik suratlilikta bu sehir...
.
Kongre cok kalabalik, kongre binasi cok guzel ve cok modern... O salondan oburune kosup, mumkun oldugunca cok sey izlemeye calisiyorum ve firmalarin urunlerini tanittiklari, ivir givir hediyeler verdikleri bankolara hic yanasmiyorum... Ikinci gun bircok workshop var, ben kritik kanamalarla ilgili olana katilmaya karar veriyorum ve ismimi bir gun onceden yazdiriyorum... Sonra iki yildir uzerinde calistigim projede urununu kullandigimiz firmanin bankosuna yanasiyorum...
O gune kadar firmayla hicbir direkt iliski kurmamak benim tercihim ama sadece bir merhaba demek istiyorum ve sanirim orta dogu asilli bir Fransiz olan firmanin genel mudurunu, posterimi gormeye davet ediyorum... Gidiyoruz... Okuyor... “Bir kahve icelim lutfen” diyor... Kahvemizi icerken “benim niye sizden haberim yok ?” diye soruyor... “Bilmem, hic ilgilenmediniz” diyorum... “Yarinki workshop’a davetlim olarak katilin” diyor, “hayir ben kritik kanama konusunu dinlemek istiyorum” diyorum... “Yanlis anladiniz, konusmaci olarak davet ediyorum” diyor...
.
O kadar cok guluyorum ki... “Bu nasil yersiz bir davet” diyorum, “bugunden yarina, siz konuklarinizi coktan davet etmisken, program basilmis, artik hersey belirlenmisken, hic olacak sey mi? Ustelik ben bir gecede boyle bir konusmayi nasil hazirlayayim, saka mi ediyorsunuz, asla kabul etmem” diyorum, kahve icin tesekkur edip yanindan ayriliyorum...

Sonra aksam icin “Yasli Domuz” isimli Michelin listesinde yer almis restorandaki yemek davetini kabul ediyorum, ogleden sonrayi Roma’li iki meslektasimla Milano turu atarak geciriyorum ve yavas yavas, sakin sakin otele donuyorum.






Otelde beni cok formal bir mektup bekliyor ve workshop’ta konusma davetini israrla yineliyor firmanin genel muduru. Oturuyorum, dusunuyorum ve “aman canim ne olacak, iki yildir calistigim konu, alt tarafi 40-50 kisiye konusacagim, ne var yani” diyorum... Pendriveim ve laptop’um yanimda... Calismanin genel olarak sonuclari, universitede bu konuda verdigim dersle ilgili slaytlar da var, herhalde birsey cikartirim ortaya diye dusunuyorum.

Yasli Domuz Restoraninda her taraf domuz dolu... Nereye baksaniz domuz var ama yemekler domuzla sinirla degil... Cok keyifli ve lezzetli bir yemek yiyoruz, 3 kadeh Nero d’Avola sarabi iciyorum... Sonra laf arasinda ertesi gunku davetten ve Signor Antoione’in oylesine soyledigi 15.000 euroluk workshop’tan soz ediyorum. 40-50 kisilik bir toplanti icin anormal bir para diyorum...
Masada hafif bir sessizlik oluyor. “O workshop Auditorium’da galiba” diyorlar... Guluyorum, “hadi canim” diyorum... Kontrol ediyoruz, dogru...

Bu su demek, salon 30-40 kisilik olanlardan degil, 1500 kisilik bir salon... Yani ben bir gecede 1500 kisinin karsisinda yapacagim konusmayi hazirlayacagim... Ustelik 3 kadeh kirmizi saraptan sonra... Oyle mi?
.
Pacalarim tutusuyor... Ama gercekten tutusuyor. Otele donuyorum, odama kahve istiyorum, hemen bilgisayarin basina oturuyorum... Kendime inanilmaz derecede kiziyorum, bir yandan da, ne soyleyecegimi bile tam bilmeden beni israrla davet eden Signor Antoine’a daha da cok hayret ediyorum...
Sabah 5’e kadar, konusmami hazirliyorum, guzelim gri ceket elbisemi ya da lacivert takimimi getirmedigim icin kendime daha da cok kiziyorum, yanimdaki tek uygun siyah kiyafeti , icine koca fiyonklu aslinda cok ta sevmedigim ipek bluzu giyiyorum, bir dahaki sefere Gulcin ne derse dinleyecegim diyorum... Yine de alinan karara uyarak nabzim 110 civarinda atsa da, yavas yavas ve sakin sakin kahvaltimi yapiyorum...
.
Konusmanin nasil gectigini anlatmayacagim... Ama sonunda bu firmanin onumuzdeki eylulde baslamayi planladigim bir arastirmaya sponsor olmayi kabul ettigini soyleyeyim...
-
Milano’yu gecen seferlere nazaran birazcik daha cok seviyorum ama yine de Roma’ya donunce, “bu ne guzel bir sehir boyle, iyi ki burada yasiyorum” diyorum... Trenden iner inmez 1. ve 2. Can'la ve Linda ile beraber lahmacun yemege gidiyorum...
.
"Kongre nasil gecti ? "diyor Antonio... Gulumsuyorum...
Hayret edilecek derecede yavas ve sakin bir kongreydi diyorum... Basladigi gibi bitti...
-
P.S: Ne uzun ne gereksiz bir yazi olmus... Yeni kararlarimin icine kisa yazilar yazmayi da dahil ediyorum bugun... Hergun bir paragraf okuyun ya da hic okumayin, siz bilirsiniz...
P.S2: Muzigi dinlemek icin galiba play tusuna basmak gerekiyor. "Donne" yani kadinlar icin bu sarki...


18 Haziran 2010’Roma