Mutfak penceresinden disariya bakiyoruz... Bak yapraklar dokulmeye basladilar bile diyorum, belki degisik renklerde toplayip bana getirirsin birkac tane... Burnunu cekiyor.. Hava cok sicak.. Cok nemli.. Cok yapis yapis... Ama ruzgar var.. Gunes gokyuzunde ama, gokyuzu grimsi...
Anne bu mevsimin adi ne diyor.. Bu mevsimin adi Roma diyorum..

6 Eylül 2010 Pazartesi

MEHTAP ETTIGINDEN BIHABER...*


Poyraz deli gibi esiyor, denizin rengi morarmis... Hadi kislik eve gidelim diyorum... O da deniz kenarinda, bir deniz sehrinde, herkes icin bir tatil yeri ama bizim icin “kislik ev”...

Eve girer girmez ust kata cikiyorum... Yatagin uzerine atiyorum kendimi... Cok tanidik, cok benim bir odada, gercekten benim olan yatagima...

Ankara’daki evimi oldugu gibi birakip cikmistim gelinligimle... Tam kapidan cikarken soyle bir donup bakmistim arkama... Kitaplarima, camin onundeki sallanan koltuga, uzaktan gorulen Mogan golune, yerdeki Yagci Bedir halisina son bir bakis...

Begene begene, ozene bezene aldigim esyalar, tabaklar, tencereler, lambalar, koltuklar, kitapliklar kimi kimsesi olmayan bir genc kiza ceyiz olarak gitmis benden sonra...

Kitaplarim, yatagim ve iki cok sevdigim koltuk bu evin ikinci katinda, nasillarsa oyle birakilip zamani durdurmuslar arkamdan... Gozlerimi bir yumup acsam, oradayim, Ankara’da, evimde sanki, ayni sabah gunesi odanin icinde...

Kitapligin uzerinde siyah beyaz solgun bir fotograf... Annem Berjer koltukta oturmus, biz arkasinda ayaktayiz... Bir bayram olmali... Ingiltereden gelmis bir kutu, uzerinde dunya haritasi, icinde renkli ataslar, yaninda kendi yaptigim kalemlik, renk renk kalemler... 1995 yilinin ilac rehberi, ingilizce-turkce sozluk, taksit odeyerek aldigim ansiklopediler coktan zaman asimina ugramis...

Oradayim iste, calisiyorum belki de cok sevdigim kokulu kagitlara, kimbilir kime mektup yaziyorum...

Kitaplari aciyorum birer birer... Ece Ayhan defterler 1984’te alinmis, Ilhan Berk deniz eskisi haziran 1982’de...

Turgut Uyar’in kitabini “vakit nisan ortasinda bir aksam, Mehtap ettiginden bihaber” diye Turgut Uyar’dan yazarak armagan etmis bana Haluk...

Kenarda bir kum saati, yaninda bir cercevede Gulcin’le balkonda cekilmis fotografimiz... Mecburi hizmette saglik ocagini temizlerken buldugum eski bir ilac sisesi, icinde kirmizi kuru cicekler...

Siir kitaplarinin raflarinda dolanmaya devam ediyorum... Ne cok siir okurdum, ne cok kitap alirdim, ne cok siir yasardim bir zamanlar... Kavafis’in kitabinin icinden, sararmis bir sayfa dusuyor yere... Ben yazmisim kagidin uzerine... Can Yucel’in bir siiri...

"Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın

Biri seni bulacak

Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan

Biraz ürkeceksin.!

Ne kadar dirensen de nafile....

İnsansın sonuçta,

seveceksin..

Eski acılara bakıp da küsme sevdalara

Gâvura kızıp da oruç bozulmaz.

Sök at kafandan acabaları..

Bir kemik ayni yerden iki defa kirilmaz..."


Okuyorum, gozlerimi kapatip icimden yeniden okuyorum...
Yavas yavas, hizli hizli, satir satir, cumle cumle okuyorum...
Bu siiri, kimbilir niye, kimbilir ne zaman, kimbilir nerede yazip koymusum bu kitabin icine...

Bugun, tam da simdi bulmak icin olmali... Mutlaka...

Zaman coktan durmus bu odada... Onun icin yazmis Ilhan Berk

“Dedim ki hatirla, hatirlamaktir zaman
Butun dillerde...”
diye...

Hatirliyorum...

6 Eylul 2010’Turkiye

*Turgut Uyar

1 Eylül 2010 Çarşamba

EYLUL, YAGMUR ve CEMAL SUREYYA'NIN KALEMINDEN 3 SEHIR...


Babamin buyukbabasi, dava vekili Esat Efendi, Istanbul’da dogmus buyumus de, oradan neden Erzincan’a goc etmis bilmiyoruz...

Dogdugum sehri hic tanimiyorum... Daha dogrusu benim, sadece kendime ait bir anim yok bu sehirle ilgili... Hayal meyal babannemlerin bahce icindeki buyuk evlerini, genis mutfaktaki kuzineyi, maltizi, bahcedeki dut agacini filan hatirliyorum... Ya da hatirladigimi saniyorum... Geriye kalan hersey, bana anlatilanlarin benim beynimde yarattigi izdusumler...

Sonrasi degisen sehirler, degisen yuzler, degisen hayatlar...

Ege bolgesinde gecen cocuklugum, Istanbul’a dokunup kacilan, korkuyla gecmis bir genc kizlik yili ve cocuklugumun Ankara’si, hem anneannemlerin, hem babannemlerin evleri, ardindan yine ayni sehirde gecen universite yillarim... Sonra mecburi hizmet, once Bozkir, sonra Konya... Simdi de yeni bir mevsim Roma... Yasanmis, anilar birakilmis, hayaller kazinmis goz bebeklerimin altina, uzaklasmis sehirler...

Gulcin bana cok guzel bir yazi yollamis... Ona da sevgili arkadasi Suna'nin esi Osman'dan gelmis, "Gulcin bosver Istanbul'u, bak Cemal Sureyya ne diyor" notuyla beraber... Osman, butun cok zeki insanlar gibi sanata ve siire duskun bir insan...

Bu yazi, eylul’e, bu sabahki yagmura, dogduklari yerlerde kalmayan, ruzgarlarla arkadas serseri yapraklara cok yakisan bir yazi...

Nereliyim ben diye dusundum okuduktan sonra... Cok yerliyim, her yerliyim ama en cok galiba Ege’liyim...

Tesekkurler Gulcin... Keske kendin de gelsen soyle birden bire... Ne guzel olurdu...
Sana da Osman... Hem tesekkurler hem de selamlar yolluyorum...

1 Eylul 2010

--------------------------------------------------------------------------------------------

Cemal SÜREYA'nin kaleminden üc sehir:

Ankara, en iyi kalpli üvey ana. Bu şehri bu kadar yalın anlatan başkabir şey olamaz sanırım. Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana olan Ankara .

Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını , suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.

Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanıyorlar.Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatker ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şeyolduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. Insanlar Ankara'da beklerler, kimbilir bekledikleri hayattır.


Istanbul'da ise durum daha vahimdir. Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir Istanbul, ama hayat eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider.

Bu yüzden hırsla kovalarlar hayati Istanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzurvardır. Ama Istanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanin içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar.

Ama Izmir... Izmir'de hayat beklenmez, kovalanmazda. O zaten sizinle beraberdir.
Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız.

Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denizedoğru bir göç başlar. "Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der Izmirliler muzipçe.

Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider. Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM harflerine sevgiyle bakıyorum. Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar.

Cemal SÜREYA


P.S: Resimler Eric Johannson